Hicri Yedinci Yüzyılda Mısır'daki Tasavvuf Metinlerinin Edebî Özellikleri
الْخَصَائِصُ الشِّعْرِيَّةُ فِي لُغَةِ النُّصُوصِ الصُّوفِيَّة بمِصْرَ خِلَالَ القَرْنِ السَّابِعِ الهِجْرِيّ
Makale Yan Taraf
Özet
Hicrî II. yüzyılın ortalarından itibaren gerek bir ilim dalı gerekse bir ekol olarak gelişmeye başlayan tasavvuf, Zünnûn el-Mısrî (ö. 245/859) gibi önemli şahsiyetler tarafından Mısır’da temsil edilmiştir. Bununla beraber tasavvufun Mısır’da kurumsal yapıya bürünmesi Abbâsi Halifeliği’nin Mısır'a taşınmasının ardından yani hicrî yedinci yüzyıldan itibaren olmuştur. Bu yapılanma, Memlük Sultanlığı'nın Mısır'da ortaya çıkan tasavvufî hareketleri (tarikatlar) desteklemesiyle yönetimin himayesi altında gerçekleşmiştir. Gerçekten de hicrî yedinci yüzyıl, Mısır'da tasavvufun kurumsallaşmasına ve ülke içinde çok sayıda tarikatın neşvü nema bulmasına tanıklık etmiştir. Bu yüzyıl, Moğollar’ın Bağdat'ı işgâli ve Suriye'deki Haçlı Seferleri'nin ardından meydana gelen göç dalgalarını takiben, kısmen siyasi bir istikrar aşamasını temsil etmektedir. Mısır, yerinden edilenlerin yerleştirilmesinde ya da mültecilerin himayesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu konu tarihi kaynaklarda kapsamlı bir şekilde yer almaktadır.
Poetika, edebiyat çalışmaları alanında modern bir eleştirel teoridir. Metinlere psikolojik, sosyal ya da tarihsel bir perspektiften yaklaşan eleştirel yaklaşımlardan bağımsız olarak, edebî sözün hem seslerini hem de diğer metinlerle ilişkili olarak kompozisyonlarının önemini göz önünde bulundurarak inceler. Bu edebiyat teorisi, edebiyatın özerk bir yapısı olduğunu, dilin kendi doğasına içkin yeni içerikler, imgeler, biçimler ve ifadeler ürettiğini öne sürer.
Makalenin, eski edebi metinlerin incelenmesine modern eleştirel bir yaklaşım sergilemesi yönüyle önemli olduğu kaydedilebilir. Yapılan eleştiriler içeriği geliştirerek edebi eserlerin zenginleşmesini sağlamaktadır. Ayrıca, klasik metinlerin modern bir perspektiften okunması günümüz edebiyatına da katkı sunmaktadır.
Malum olduğu üzere tasavvuf literatürü içerisinde hem şiir hem de düzyazıyla kaleme alınmış eserler bulunmaktadır. Tasavvufun, insanın manevî yönü, nefsin makamları ve ruhî hallerle daha fazla alakası olduğu düşünüldüğünde bazı duyguların düz yazıyla anlatılma imkânı zayıflamaktadır. Çalışmada şiirsel ifadelerin tasavvufî duyguyu ifade etmede daha etkili olduğu hipotezi savunulmuştur. Bu bağlamda öncelikle teorik açıdan şiir dilinin ifade gücü ve bunun Arap diliyle ilişkisi ortaya konulmaya gayret edilmiştir. Akabinde eleştirel-analitik yöntem kullanılarak, teorik çerçeve örnek tasavvuf metinlerine uygulanmıştır. Dolayısıyla makale birincisi teorik çerçeve, ikincisi uygulama olmak üzere iki temel husustan oluşmaktadır. Teorik çerçevede, yazarların edebî sanatlarla ilişkisi, şiirsel nitelikleri ve yazdıkları şiirlerin estetik özellikleri üzerinde durulmuştur. Uygulamada ise bir önceki başlıkta yer alan bulguların hicri yedinci yüzyılda Mısır'daki şiir ve nesir türündeki tasavvufi metinlere uygunluğu araştırılmıştır. Yapılan bu inceleme neticesinde özetle aşağıdaki sonuçlara ulaşıldığı kaydedilebilir:
Çalışma, edebî metin teorisinde yer alan ilkelerinin hicri yedinci yüzyılda Mısır'da şiir ve nesri kapsayan sûfî metinlerine uygulanabilirliğini göstermiştir. Nitekim teorik çerçeve ile pratik uygulama arasında kayda değer bir uyum olduğu tespit edilmiştir.
Makale, tasavvuf edebiyatının şiirsel ifadelerinin düzyazıya nazaran daha derinlikli ve açık olduğunu göstermiştir. Bu durum şiirin sûfîlerin kendilerine özgü bakış açılarını ve ruhi tecrübelerini daha iyi yansıtmasıyla açıklanabilir. Nitekim şiirde bulunan edebi sanatlar sûfînin ruh dünyasıyla uyumludur. Bu açıdan makalede tasavvufi metinlerde şiirsel dilin ne derece etkili olduğunu ortaya koymuştur.
Sûfîler, vecdlerini dile getirebilmek için Arap dilinin geniş sözcük kaynağını mahirane bir şekilde kullanmayı başardıkları görülmektedir. Aslında Arap dilinin dilsel yapısının tasavvufî hâl ve kavramları anlatmada son derece elverişli olduğu söylenebilir. Hatta Arapçanın bu konuda diğer dillere nazaran avantajlı olduğu dile getirilebilir. Birçok sûfînin ana dilinin Arapça olmamasına rağmen, kendisini Arapçayla ifade etmesi bu duruma örnek olarak zikredilebilir. En azından makalede incelenen dönem açısından bu yargıyı oluşturabiliriz.
Hicrî yedinci yüzyılda Mısır’da tasavvuf edebiyatının genel yapısının, hikmet, öğüt, dua ve münacattan oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunlardan bazıları tarikat erbabına yazılmış mektuplardan oluşmaktadır. Hikem-i Atâiyye’nin de yine bu dönemde kaleme alındığı ve sözün tesir gücünün artırılması için edebî bir üslup kullanıldığı görülmektedir. Söz gelimi “Hüsnü a’mâl, hüsnü ahvâl neticesinde elde edilir” hikmetinde a’mâl ve ahvâl kelimeleri arasındaki uyum hikmetin dinleyen üzerindeki etkisini artırmaktadır.
İzzeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınan Keşfü’l-esrâr fî hikemi’t-tuyûri ve’l-ezhâr isimli kuşların ve çiçekleri konuşturarak hikmet ve hakikati anlatmaya çalışan eser yine bu döneme ait yapıtlardandır. Kitapta tabiatla ilgili birçok nesne lisân-ı hâl ile konuşturulmuş ve okuyucunun gönül dünyasına hitap edilmeye çalışılmıştır. Örnek olarak “meltem esintisinin işareti” başlığı altında bu hafif rüzgârın lisân-ı hâl şunları söylediğini kaydeder: “Ben âşıkların elçisiyim, beni sevdiklerine gönderirler. Ben hastaların iniltisiyim, beni tabiplerine yönlendirirler.”
Sonuç olarak hicrî yedinci yüzyıl Mısır’ında zengin bir tasavvuf metin mirasının bulunduğu görülmektedir. Tasavvufun Mısır'da istikrar kazanmasında edebiyatın da bir rolü olduğu düşüncesinden hareketle dönemle ilgili başkaca çalışmaların yapılması gerektiği kaydedilebilir.